Efsanevi aktörün klasik Volvo'sunu sürdüğümüz zamana dönüp bir bakıyoruz.

Her şey başladığında, araçtan yaklaşık 15 metre uzakta kendime yeni bir kahve dolduruyordum. Motorların çalıştırıldığını ve devirlendiğini, rölantideki homurtularını duyabiliyordum. Grubun en önündeki araçlar yavaş yavaş harekete geçiyor. Kahve bardağımın kapağını kapatıp aracıma doğru koştum. Binmeden önce durup bu görsel hazineyi, Volvo P1800'ü süzdüm. Tanımayanlar için araç 1960'ların iki koltuklu, önden motorlu ve arkadan çekişli otomobillerinden birisi. O kadar güzel ve zarif görünüyor ki,  ropdöşambırınız olmadan bırakın binmeyi, yanına bile yaklaşamayacağınız hissediyorsunuz. Neyse ki Güney Carolina'nın bol güneşli tropikal ikliminde olduğumuz için bize böyle bir zorunluluk dayatılmadı.

Araca binip kahvemi ko-pilotuma verdim ve öndeki araçlar hızla harekete geçti. Eski tarz üç noktalı emniyet kemerimi takmaya çalışırken konvoyu bekletmemeye çalışıyordum. Kayışı ayarlamak ve mekanik tokayı tutturmak şimdiki kadar kolay değil ancak bu noktada bir parantez açmam lazım - bahsettiği kemer, Volvo'nun 1959'da icat ettiği, döneminin en gelişmiş güvenlik teknolojisiydi.

Volvo, genel güvenlik dolayısıyla bu sistemin patent haklarından feragat ederek küresel çapta yaklaşık 1 milyon hayatı kurtarmış oldu. Bir milyon hayat! Güvenlikle ilgili detaylar pek heyecan verici olmaz ama bu istatistik kesinlikle etkileyici.

Ko-pilotum ve tek yolcum; Volvo iletişim çalışanı ve otomobil tutkunu olan Russell Datz. Russ sadece benimle muhabbet edip havanın keyfini çıkarmak için değil, aynı zamanda Roger Moore'un birden çok temas ettiği ahşap direksiyona ve NUV 648E Londra plakasına sahip aracın birebir aynısını kullanırken beni gözetmek için de oradaydı.

Moore'un ilk araçla ilk deneyimi 1960'ların TV programı The Saint'te canlandırdığı Simon Templar karakteriyle oldu. Daha sonda James Bond'u oynayan aktör aracı o kadar beğenmiş ki, gidip onu satın almış. Aradan geçen yıllarında ardından Volvo'nun aracı sürmesine izin verilen ilk basın mensuplarından biri olarak buradayım. Gün boyunca Concours şenliğinde Ferrari Dino'lar, beyaz bir E-Type, Porsche 356'lar, turuncu bir Fiat 124 Sport 1600 ve kırmızı Diablo Roadster gördüğüm için günü geçireceğim otomobili pek yakından tanıma şansı bulamamıştım. Aracın sağdan direksiyonlu ve soldan vitesli olması da işleri kolaylaştırmıyordu. Sanırım üçüncü viteste kalkmayı denemiş olabilirim.

Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü
Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü

Neyse ki birkaç dakika sonra kemerim ayarlı, ayağım ve ellerin debriyaj/vites kolu ikilisine uymaya başlamış şekilde ritmi yakalamaya başladım. Ellerimizle pencereleri açtık ve yaklaşık 50-60 km/s hızla yavaş yavaş otobana doğru yöneldik. Baştan söyleyeyim bu sürüşün amacı hız değil; tamamen keyif almak, rüzgârın sesini dinlemek, motor sesine hayran kalmak ve manzaranın güzelliğini seyretmek. Güneş gözlüklerimi takıp bu güzel günde sürüş yapmaya kendimi teslim ettim. Eğer bir P1800 sahibi olduysanız, tahmin ediyorum ki tüm günleriniz böyle geçiyordur.

Dış tasarımın nevi şahsına münhasır bir alımı var. Uzun ve tatlı ön bölüm döneminin araçlarına benziyor. Keza yüksek bel çizgisi, çarpışma testleri onları kalın olmaya zorlayana kadar ince kalan sütunlar da öyle. Arka yüzgeçler 1950'leri andırıyor olsa da tasarıma cuk oturmuş. Yuvarlak ön farlar, aşağıda yer alan Hella sis farları, tekil arka farlar ve çift egzoz çıkışı, doğada bazı şeylerin - tıpkı eller, ayaklar, kulaklar ve gözler gibi - çift olarak daha makbul olduğunu hatırlatıyor.

Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü
Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü

İç mekan ise tam bir zarafet tablosu. Gulf renklerinden nasiplenen Smiths göstergelerda sadece 1920'lerde görmeye alıştığımız büyük rakamlar var - maksimum sürat 120 mi/s (193 km/s). Zaten 23 mi/s ile gittiğini görmek için 20 rakamının biraz üzerinde dolanan hız göstergesi ibresi varken kimin dijital göstergelere ihtiyacı var olur ki? Devir saati ise 7,000'e kadar uzanıyor ancak 6,500 dolaylarında kırmızı çizgisi var. Direksiyonun hemen arkasında su ve yağ kadranları var. Koltuk kafalıkları yok ancak onları çok özlediğimi söyleyemem. Dikiz aynası ise konsola sabitlenmiş. Olsun, bununla yaşamaya alışıyorsunuz.

Koltuklarda destek yok ancak bolca sünger var - kendinizi oturma odanızdaki koltuğunuzda gibi hissediyorsunuz. Bu koltuklarda Şubat 1967'den 1969'a kadar süren dizide Moore ve daha birçok aktrisin oturmuş olduğunu hatırlayınca destek veya diğer şeyleri unutuyorsunuz.

Tabana yerleştirilen uzun vites kolu günümüz manuel şanzımanlı araçlarına göre çok daha mekanik ve analog bir hissiyat sunuyor. Dört vites arasında seçim sağlayan kolun geçişleri sert değil. Üstelik vites aralıkları çok kısa değil. Bu da sürekli vites atmanıza gerek olmaması anlamına geliyor.

Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü
Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü

Tabii teknolojinin işleri güzelleştirdiği noktalar da yok değil. İsveç'te 29 Kasım 1966'da doğan bu 1800S'te destekli direksiyon yok. Otobanda şerit değiştirirken, çıkışlara girerken veya manevra yaparken herhangi bir sıkıntı yok ancak dar park alanlarına girme ve keskin virajlar alma pek kolay değil ve sağlam güç istiyor. Günümüzde en basit araçta bile görülen hidrolik/elektro-mekanik direksiyonlar ile bu tür şeyler son derece kolay.

Bazı kolaylıkların eksikliği hissedilse de, yolda onunla gezinmenin keyfi kesinlikle bir başka. Şehirlerarası yolda 60 km/s ile gidiyor olabiliriz ancak yüzümüze değen hava ve ağaçlardan düşen gölge hız eksikliğini gideriyor. Yazıyı bitirmeden ilginç bir detay paylaşayım: Koltukların arkasında sürücüye dönük, minik bir fan var. Moore, bunu serinlemek için araca ekletmiş. Bu fan yıllara meydan okumayı başarmış, tıpkı P1800 ST1 gibi.

 

Fotoğraflar: Matthew Askari / Russell Datz

James Bond araçları:

BÜYÜK BİR AİLENİN PARÇASI OL!

Roger Moore'un The Saint'teki Volvo P1800'ü